Elindeki pazar çantasını kapının eşiğine yaslı kütüğe dayadı. Sepetin delik kısmından yerlere saçılan domatesleri toplamaya koyuldu. Birini tutup sepetin içine koyuyor, diğerine uzanırken bir tane daha sepetin delik kısmından dışarı çıkıp yuvarlanarak erik ağacının dibine kadar gidiyordu. “Keşke sepeti delmeseydik. Bak, şimdi uğraşıyoruz.” diye mırıldandı.
Sonra bostanda fasulye sırıklarını yerleştirmeye çalışan eşine bağırarak: “Hanım! Gel hele. Pazardan aldıklarımı eve çıkaralım.” dedi.
Kadın elindeki sırıkları ahşap evin mihenk taşına yasladı. Öncesinde bostanın kenarına diktiği dağ çileği fidelerinden topladıklarını önlüğünün içine koyup önlüğünün ucunu kuşağına sıkıştırdı. Yavaş adımlarla eşinin yanına doğru yürümeye başladı. Adam bu sırada yerlere dökülen domatesleri nihayet toplamanın mutluluğuyla, eşiğe yaslanmış olan kütüğün üzerine oturmuş dinleniyordu.
“Ben sana kaç kere söyledim bey, artık bu pazar çantasını değiştirelim. Pazara götürdüğün yumurtalardan kazandığın paranın bir kısmı ile yeni bir tane alsaydın keşke.” dedi kadın.
Adam kadının dediklerini duymazdan gelmeye çalışarak, “Gel, gel! Bak neler aldım.” dedi.
Kadın kapının eşiğindeki çantanın içine şöyle bir göz attıktan sonra eliyle içindeki kese kâğıtlarını yokladı: “Keşke armut almasaydın. Armut alacağına çanta alsaydın. Bostanın alt yanındaki armut ağacı on beş güne kalmaz meyvesini verir.” dedi.
Adam gülümsedi. Sonra ayağa kalkıp, “Hanım, senin en sevdiğin meyve armut. Hepsi bir mi? Bu, deveci armudu.” dedi.
“Satabildin mi?” diye sordu kadın.
“Yoğurdu, sütü ve yumurtaları sattım. Ancak kurutmayı alan olmadı.” dedi adam.
Kadın kafasından hesap yapıyordu. Bir süre elindeki parmaklarıyla sayar gibi yaptıktan sonra, “Kışlık odunu nasıl alacağız? Fasulyeler ve kabak da çıkınca satalım. Belki çilekleri de satmak gerekecek. Altı ster odun almak gerek.” diye söylendi.
Adam kalktığı kütüğün üzerine tekrar oturdu. Kafasındaki altı köşeli şapkasını alıp dizinin üzerine koydu. İç cebinden işlemeli mendilini alıp başını sildi. “Gün doğmadan neler doğar?” dedi. Adam umutsuz değildi.
Ağlı’nın akşam soğuğu, evin arkasındaki ormanlardan köye doğru yavaşça geliyordu. Güneş uzakta bir yerde kendini tepelerin arkasına gizlemeye başlamış, karanlık ağaç diplerine kadar erişmişti. Kadın sofrayı misafir odasının ortasına kurmuş, pişirdiği yemekleri tabaklara koyuyordu. “Ekşiyi de tasa koyup sofraya koyuver.” dedi kadın. Kabalak dolması, çoban salatası, yufka ekmeği ve ekşi, akşam yemekleriydi. Sofrayı kurmuşlardı ki kapının tokmağının vurulduğunu duydular.
“Kim ola ki?” dedi kadın.
“Biri gelecek miydi?” diye sordu adam.
Adam hızla kapıya yöneldi. İç kapıyı açtıktan sonra yerdeki ayakkabıları kapının kenarındaki sergene koydu. Sonra dış kapının ahşap sürgüsünü çekip kapıyı açtı. Karşısında Muhtar Şükrü Bey vardı.
“Buyurun muhtarım! Gelin içeri. Sofrayı da yeni kurduk. Kaynananız seviyormuş.” dedi adam.
Muhtar Şükrü içeri girip ayakkabılarını sergene koydu. Adam kapıyı örterken evin köpeği havlayarak kapıya doğru koşmaya başladı. “Bizim köpek de böyle işte,” dedi gülümseyerek.
“Yaşlanmış artık!” dedi muhtar.
Muhtar Şükrü ve ev halkı yemeklerini yedikten sonra sedire oturup sohbete başladılar. “Bu kış çetin geçecekmiş.” dedi muhtar.
Adam gülümsedi ve “Allah bilir muhtarım. Her sene öyle diyorlar. İki sene önce ‘Doksan senesinin kışı hiçbir senenin kışına benzemeyecek.’ dediler. Ne oldu? Kar bile yerde ancak iki ay kaldı.” dedi.
Şükrü Muhtar adamın dediklerini onayladı. Bu sırada gözü duvardaki bayrağa takıldı. “Oğlanın bayrağı mı?” diye sordu.
“Öyle ya, kuzumun emaneti.” dedi kadın.
“Siz hâlâ iç odada oturmuyor musunuz?” dedi muhtar.
“Nasıl oturalım? O oda onun odasıydı.” dedi adam, gözyaşlarını silerek.
Bir süre odada sessizlik oldu. Sessizlik, kadının tepsiyle getirdiği çay bardaklarını dağıtmasıyla bozuldu.
Şükrü Muhtar deri çantasının içinden sarı bir zarf çıkarıp adama uzattı. Adam zarfın ne olduğunu anlamasa da muhtarın elinden aldı. Zarfın içinde bir kâğıt vardı. Kâğıt, Orman Bölge Müdürlüğünce düzenlenmişti.
“Bu nedir muhtar?” diye sordu.
Muhtar, “Bu sizin odunlar.” dedi.
“Ne odunu?” diye sordu kadın.
“Kaymakamlık gönderdi. Şehit ailelerine devletimiz bu yıl odun tahsis etmiş.” dedi muhtar.
Bu sırada adam kâğıdı okuyordu: “Altı ster odun. Sabuncular deposundan verilecek.” diye okudu.
Kadın ağlamaya başladı. Oğlunun duvarda asılı asker fotoğrafını alıp öptü. “Oğlum, sen bizi mi duyuyorsun? Karagözlü kuzum. Oralardan bizi düşünüp odun mu gönderdin?” diye bir yandan konuşuyor, bir yandan da ağlıyordu. Adam mendiliyle bu sefer kendi gözyaşlarını siliyordu.
“Sizin için ne yapsak az.” dedi muhtar.
“Vatan sağ olsun,” dedi adam ile kadın.
