Atın üstünde iki gündüz bir gecede gittiği yolu, şimdi bir otomobilin içinde altı saatte gidebiliyordu. Aklından at sırtında geçtiği günler geçti. Atlarını dinlendirmek için durduğu yerler, oradaki arkadaşları gözünün önünden gelip geçti. Hanların ve hamamların, tıpkı çocukluğundaki gibi değerinin kalmayışına; yerini otel ve motellerin almasına duyduğu o yabancılaşma hissiyle arabanın camından bakmaya devam etti.
Yol boyunca çam ağaçlarını seyrediyor, gökyüzünde bir şey ararmışçasına bakıyordu. “Atmacalar…” diye mırıldandı. Yanı başında duran oğlu ve kızı onun ne demek istediğini anlamadı. “Atmacalar, diyorum. Biz çocukken hep tepemizde dolaşırdı. Onları görmeye başlayınca ‘Küre’ye yaklaştık’ derdik. Şimdi bakıyorum da gökyüzünde hiç atmaca yok.” diye devam etti mırıldanmaya. Oysa yüksek binalar henüz buralara kadar gelmemişti. Her ne kadar birkaç köyde beş altı katlı binalar yapılmış olsa da köylerin dışına taşmamıştı bu yapılaşma. O binalar da artık yapıldıkları günkü heyecanı taşımıyordu zaten. İçlerinde ya bir ya da iki aile yaşıyordu. Belki yaz aylarında çocuk sesleriyle doluyorlardı ancak beş on gün sonra o sesler yerini yine sessizliğe bırakıyordu.
Adam pencereden bakmaya devam ediyordu. Az ötede yıkık bir bina gördü. Derin bir nefes alıp iç geçirdi. “Biliyor musunuz?” dedi. Yanındakiler yine ne söylediğini anlamadı. “Biliyor musunuz? Annemle babam şu yıkık binanın önünde tanışmışlar. Burası eskiden handı. Arkasında küçük bir mescit ve mescidin minaresi vardı. Küçük bir mescit olduğu için imamı yoktu. Babam zaman zaman buraya gelir; ezan okur, namaz kıldırırmış. Bir gün öğle ezanını okumaya geldiğinde annemi görmüş. Kır bir atın üstünde, Türkmen kıyafetleri içinde dimdik duruyormuş. Derdi ki; ‘O an sanki dünya durdu, bir sultan geldi zannettim.’ Öyleydi annem, öyle bir kadındı. Sultan gibiydi, asildi. Babam çok etkilenmiş. Namazı kıldırdıktan sonra hancıya kim olduklarını sormuş. Sonrasını zaten biliyorsunuz.”
Yıkık han, birçok anıyı da yanına alıp götürmüş gibiydi. İki direk ve birkaç taş duvar kalıntısı, anıları bugüne taşımaya çalışıyordu. O anıları hatırlayanlar ise tıpkı o binanın yıkıntıları gibi çok az kişiydi. Mescit ise hâlâ arkada duruyordu. Şimdi hangi genç imam gelip ezan okuyor, namaz kıldırıyordu acaba? Hâlâ babasının dizlerinin izi halılarda, sesi duvarlarda yankılanıyor muydu? Bunları zihninden geçirdi. Elindeki yüzüğü parmağının çevresinde dolaştırıp, “Estağfurullah, estağfurullah…” diye tam otuz üç kez tekrar etti. Bitirdiğinde içinden bir dua okudu. Sonra yeniden yüzünü arabanın camından dışarıya çevirdi.
Arabada bir türkü çalıyordu. Bir süre dinledi. O da mırıldandı türküyü. “Sesini biraz daha aç kızım.” dedi. Kızı sesini biraz daha açtı. Âşık Veysel’in türküsünü genç bir kadın söylüyordu. Adam gömleğinin cebindeki cüzdanını çıkardı, içini iyice karıştırdı. Sonra bir köşeden siyah beyaz bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafın arkasında “1979, 2 Nisan” yazıyordu. Tekrar derin bir nefes alıp iç çekti. Bu yolculuk, eskilere olan özlemini derinleştirmişti. “Çok kalabalıktık eskiden.” dedi. Yanındakiler bu sözüne pek anlam veremedi. “Şimdi daha kalabalık değil miyiz baba?” dedi oğlu. “Kalabalık değiliz oğlum. Eskiden az insandık ama çok kalabalıktık. Her şeyi birlikte yaşardık. İmece vardı, akşam sohbetleri vardı, misafirlik vardı, hal hatır sorma vardı. Şimdi insan sayısı fazla ama herkes kendi hayatını yaşıyor.” dedi. Bu sefer yanındakiler ona hak verdi. “Ben çağırmasam İnebolu’ya bile gelmeyeceksiniz. Oğlum, iki senedir köyün yolunu bilmiyorsun.” dedi. Çocuklar mahcup bir şekilde birbirlerine baktılar.
Kadının sesi azaldı ve arkadan o meşhur taş plak cızırtısıyla Âşık Veysel’in kendi sesi duyuldu: “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece. Gündüz gece…”
