Erdoğan Ergin
  1. Haberler
  2. NASILSINIZ?

NASILSINIZ?

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Anlatacak hikâyelerimiz var… Bir tahta parçası ya da kütük üzerine oturup, ahşap köy evlerinin duvarlarına sırtımızı yaslayarak anlatacak hikâyelerimiz var. Bazen geçmiş yılları yâd eder, bazense günümüzün nasıl geçtiğini konuşuruz. İllaki konuşacak bir şeyler çıkar. Size bu hafta anlatacağım hikâye de tam olarak bununla ilgili.

Yaz aylarında en sevdiğimiz iş; akşamları gün batımına yakın, köyün tam ortasında duran Rasim amcamın evinin önünde köyün ileri gelenleriyle oturmaktı. Güneş, Pazaryolu üzerinden kendini tepenin arkasına atınca koşarak amcamların evine giderdim. Sabri emmi, Hüseyin ağa, Faik bey, Rasim emmim… Hepsi sırayla gelir; iki kütük üzerine ters konmuş bostan şıramposuna (çitine) otururlardı. Kimi zaman beni beklerlerdi. Öğretmen lisesinde okumamdan olsa gerek, o zamanlar da bana “Hoca” derlerdi. “Hele otur hoca,” derlerdi ve başlardı sohbet.

Sabri emmi muhtar olduğu günlerden bahsederdi; at üstünde köy köy gezdiğini, tarlaların sınır taşlarını nasıl kontrol ettiğini anlatırdı. Bir de ormanda kaçak ağaç kesenleri nasıl yakaladığını… Rasim amcam, İstanbul’da geçirdiği yılların hikâyelerini bol bol anlatırdı. Hatta Haliç donduğunda üzerinden yürüyerek geçmiş. Öyle güzel anlatırdı ki sanki ilk kez duyuyormuşum gibi dinlerdim. Hüseyin emmi; hayvanları nasıl otlattığını, onları nasıl güçlü yetiştireceğimizi anlatırdı. Faik bey ise aklına o an ne geldiyse onu paylaşırdı. Arada bir de “Değil mi Seyin ağa?” diyerek onay beklerdi; zira onaylanmak insana iyi geliyordu. Biz de anlatacak bir şey bulamaz, onlara sorular sorardık.

Hepsinin köyün geçmişine dair bildiği derin hikâyeler vardı. Kim kimin akrabası, kim kimle hısım; hepsini bilirlerdi. Sırayla hepsi bu fani dünyayı terk ettiler. Yıllar geçti; şimdi düşündükçe o hikâyeleri kaleme almamış olmanın derin üzüntüsünü yaşıyorum. Öyle hikâyeler vardı ki her biri bir romana konu olabilirdi. Bazıları yokluk ve açlık kokan, bazıları ise zorlukların nasıl kolaylığa dönüştüğünü barındıran hikâyelerdi. Hepsi sonunda aynı şeyi söylerdi: “Sanki hiç yaşamamış gibiyiz.”

Kıymetli okuyucular; kendi hayat hikâyemizi yazmaya devam ediyoruz ve kendimize anlatacak dostlar arıyoruz. Ramazan ayı münasebetiyle iftarlara katılıyor ya da dostlarımızı davet ediyoruz. Bu küçük anıyı anlatmamın bir sebebi var: Geçenlerde kıymet verip beni bir iftara davet ettiler. İftar vaktine çok az bir zaman kala varabildim. İnsanlar, belki de açlığın verdiği yorgunlukla sessizce oturuyorlardı. Ezan okundu, dualar edildi, oruçlar açıldı. Bir süre sonra davet sahipleri konuşmalarını yaptı ve herkes sessizce dağıldı.

O an, “anı” diye ne biriktirdiğimizi düşündüm. Hiç kimse kimseyle oturup hakiki bir sohbet etmedi. Hal hatır sormalar, kısa ve geçiştirici cevaplarla son buldu:

-“Nasılsın Ahmet Efendi?”

-“İyiyiz şükür, ne olsun işte…”

Sorular soruldu ama “hatır” oluşmadı; cevaplar verildi ama ortada paylaşılan bir “hal” yoktu. Bir kısım zatı muhterem ise sürekli cep telefonuyla meşgul oldu; yazıştı, konuştu, gülüştü…

Bence bu konuda kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Özellikle belli bir yaşın üzerindeki büyüklerimizi konuşturmalı ve onları can kulağıyla dinlemeliyiz. Hayat hikâyelerini onlarca kez dinlemiş olsak bile bir kez daha dinlemeliyiz. İnsan insana şifadır; birbirimize iyi gelmeliyiz.

Velhasıl; bayram yaklaşırken bu yazdıklarım kulağınızın bir yerinde, gönlünüzün bir köşesinde bulunsun. Bayram namazını kılıp bayramlaştıktan sonra, “Nasılsın?” sorusunu gerçekten sorun. Cevap olarak “Ne olsun işte…” sözünü kabul etmeyin. “Gerçekten nasıl olduğunu merak ediyorum,” diyerek gözlerinin içine bakın.

Sevgili İstamonu okuyucuları, soruyorum size: “Gerçekten nasılsınız?”

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

İstamonu ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!