Cide’nin en yüksek yerlerinden birinde, denizi gören bir köyde yaşlı bir kadın yaşardı. Bu yaşlı kadının beş çocuğu vardı; hepsi evlenmiş ve farklı şehirlere taşınmıştı. İki sene önce eşini kaybettikten sonra yalnız yaşamaya başlamıştı. Tüm çocukları, yanlarına gelmesi için çaba sarf etse de o, köydeki evinden vazgeçmiyordu. “Burada benim anılarım var. Köyde arkadaşlarım var. Sizin yanınızda ne yapacağım? Eşlerinize de size de yük olmak istemiyorum,” der ve tüm teklifleri reddederdi.
Gerçekten de köyde yaşayanların çoğu birbirinin ilkokul arkadaşıydı. Yaşlı kadının çocukluğunda kendi köyünde okul bulunmadığından, başka bir köydeki okula gitmişti. Zaten eşiyle de ilkokul sıralarında tanışmıştı. Şimdi o okulda birlikte okuduğu arkadaşlarının çoğu, eşinin köyündeydi. Onca yıl geçtikten sonra, eşinin köyü mü yoksa kendi doğduğu köy mü olduğu konusu artık farklı bir anlam taşıyordu. Doğduğu köyde topu topu yirmi iki yıl yaşamıştı; oysa bu köyde tam elli bir yıldır ikamet ediyordu. Artık burası onun gerçek köyüydü.
Köyün yaş ortalaması altmış yediydi. Aşağı köyden Ahmet’in üç torunu olmasa, bu rakam altmış dokuza çıkacaktı. Bunu köydeki tüm yaşlılar bilirdi. Ancak onlar, sanki hâlâ ilkokuldaymışçasına birbirleriyle şakalaşır, eğlenirlerdi. Aralarında Safiye de vardı ama o demans hastasıydı. Safiye, ara sıra gerçekten kendisini ilkokul sırasında sanır ve yanındakilere eski arkadaşlarının nerede olduğunu sorardı. Unutkanlık hem çok acı hem de bir nimetti bazen. Safiye Hanım’ın çocukları genç yaşta bir trafik kazasında vefat etmiş, eşi de bu kazadan kısa süre sonra hayata gözlerini yummuştu. Bu ağır acıları omuzlarında taşıyan Safiye, işitme engelli görümcesiyle bu evde uzun yıllardır yaşıyordu. Öyle ya, unutmak onun için en büyük teselliydi.
Köy nüfusunun yaşlı olmasının zor bir yanı daha vardı: ekmek ihtiyacı. Genç olsalar işler kolaydı; hemen ambardan buğdayı alır, un yapar, taze çörekler pişirirlerdi. Oysa şimdi dizlerde derman, ellerde güç kalmamıştı. Zaman zaman hamur yoğursalar da bunu her gün yapmak çok zahmetli oluyordu. Özellikle kış aylarında ekmeksiz kalmak ve o soğukta hamurla uğraşmak iyice zorlaşıyordu.
Uzun Kemal’in oğlu Abdullah, yan köyde yaşayan yirmi beş yaşında bir delikanlıydı. Çocukluğunun bir kısmını bu yaşlı kadının yanında geçirmiş, yaşlı kadın ve eşine yarenlik etmişti. Köydeki herkesi tanır, herkes de onu çok severdi. Abdullah, her hafta Cide’deki çarşıya inerken köydeki evleri kapı kapı gezer, pazardan bir istekleri olup olmadığını sorardı. Herkes eksiklerini yazdığı kâğıdı ve parasını hazırlar, Abdullah’a verirdi. Abdullah bu istekleri sıraya koyar, her evin paketini ayrı ayrı hazırlar ve akşam olduğunda sahiplerine teslim ederdi.
Yaşlı kadının ise sadece alışverişini yapmaz, yemeğini de pişirirdi. “Bu yemekler sana üç gün yeter nenem, ben üç gün sonra yine gelirim,” derdi. Gerçekten de yaşlı kadın çok fazla ayakta duramadığından çoğu zaman yemek yapamaz; öğünlerini peynir, zeytin ve domatesle geçiştirirdi.
Bir sabah sınıf başkanı Hikmet, yaşlı kadının kapısının tokmağına vurmaya başladı. Kadın, elindeki değneğine dayanarak merdivenleri indi ve kapıyı açtı. Hikmet ve köydeki diğer arkadaşları kapıdaydı. Yaşlı kadın dostlarını görünce telaşlandı: “Bismillah! Kötü bir şey yok değil mi?” dedi. Hikmet, kötü bir durum olmadığını ancak bir meseleyi danışmak istediklerini söyledi.
Evin önündeki çardakta toplandılar. Herkes suskunca birbirine bakıyordu. “Çatlatmayın da anlatın artık!” dedi yaşlı kadın. Hikmet söze başladı: “Bizim Abdullah evlenmek istiyormuş ancak istediği kızı babası vermiyormuş. Adam, Abdullah’ın geçim sağlayamayacağını, iki parça tarla ile aç kalacaklarını söylüyormuş.”
“Deme Hikmet! Abdullah yaşında kızım olsa hiç düşünmez verirdim. Pırlanta gibi çocuktur. Ne yapacağız şimdi?” diye araya girdi yaşlı kadın. Köydekiler aslında buraya gelmeden önce kararlarını vermişlerdi. “Diyoruz ki,” dedi Hikmet, “Hepimiz birer tarlamızı Abdullah’a verelim, tapusunu üzerine geçirelim. Diğer tarlalarımızı da ekmesi için ona bırakalım. Biliyorsun, o bize kendi evlatlarımızdan daha iyi bakıyor.”
Yaşlı kadın bu teklifi duyunca hiç tereddüt etmeden kabul etti. Abdullah’ı çağırıp durumu anlattılar. Genç adam önce mahcubiyetinden kabul etmek istemese de Muhtar Hüseyin’in ısrarlarıyla ikna oldu. Artık Abdullah’ın on bir tarlası vardı; artık evlenebilirdi.
O akşam Abdullah, yaşlı kadının yemeğini yapmak için yine geldi. Pazardan aldıklarını yerleştirdi. Yaşlı kadın onu yanına çağırdı ve sedire oturdular. “Bak oğlum, sen benim altıncı çocuğumsun. Bana kendi öz evladım gibi baktın. Şimdi sana bir şey vereceğim, sakın ‘olmaz’ deme,” dedi. Abdullah her zamanki saygısıyla dinliyordu. Kadın, elindeki mendili açtı: “Bu ‘beşi bir yerde’ de gelin hanım için.”
Abdullah kendini tutamadı, ağlamaya başladı. “Ama nenem, sen zaten beni büyüttün, okumama yardım ettin. Bu çok fazla… Hem Çukur Tarla’yı da bana verdin, bunları almayayım,” dedi. Ancak yaşlı kadın, bunu tüm çocuklarına yaptığını söyleyerek hediyesini kabul ettirdi. Abdullah dünyanın en mutlu insanıydı. Daha düne kadar “yoksul” diye sevdiğine kavuşamazken, bugün köyün en çok tarlası olan ve en çok sevilen adamı olmuştu.
Yaşlı kadın, iki genci kavuşturmanın huzuruyla gülümsedi. Biliyordu ki insan göçüp gittiğinde arkasında parasını pulunu değil, bıraktığı iyilikleri ve anıları taşırdı. Bu dünya için belki beş çocuk doğurmuştu ama ruhuyla altı evlat yetiştirmişti.
