Birleşmeyi başaramazsam Kas-Der Genel Başkanlığını bırakırım! (1. Bölüm)

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Haftanın Röportajı /
Günümüz yaygın hastalığı riyakârlığın temiz topluma nüfuz etmesinin önünde engel teşkil etme cüretine sahip panzehir:Latif Çilingiroğlu

Söz konusu Kastamonu Sivil Toplumculuğu olduğunda ilk akla gelen kuruluş Kas-Der’dir kuşkusuz… 1985 yılında kurulan derneğin 50 bin Üyesi, 33 Şubesi bulunuyor. İstanbul gibi devasa bir kentte bu ölçüde şubeleşmiş başka bir STK örneği yok.

Geçtiğimiz Haziran ayında 16. Olağan Kongresini yapan Kas-Der, Kastamonu camiasının ismi üzerinde mutabakat sağladığı ortak adayı Latif Çilingiroğlu’nu oybirliğiyle genel başkanlığa getirdi. Alışılagelmiş bir dernekçi profiline sahip olmayan bir isim Çilingiroğlu. Bürokrasiden, 38 yıllık üst düzey memuriyet hayatından geliyor. Dernekler içinde barınan hizipçilik, gruplaşma, fraksiyon oluşumu gibi terimlere yabancı. Tek derdim var diyor; “Kastamonu bütünlüğü.” Genel başkanlığa gelir gelmez başlattığı “Birleşme Açılımı” Kastamonu basınında geniş yankı bulan Çilingiroğlu, “Kastamonu derneklerinin tek çatı altında toplanması konusunda azimli ve kararlıyım, eğer bunu başaramazsam görevi bırakırım” diyecek kadar da cesur bir söylemin sahibi. Haksızlığın ve adaletsizliğin karşısında dimdik ayakta duran son dönem Donkişot’u Latif Çilingiroğlu ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ilk bölümü başlıyor…

“Talip olmadım, ikna edildim”

Murat Güven: Sayın Çilingiroğlu, öncelikle yeni göreviniz hayırlı olsun. Kas-Der genel başkanlığınıza ilişkin merak edilenleri ve 38 yıllık memuriyet hayatınızı konuşacağımız söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz.

38 yılı bilfiil çalışarak geçirdiniz ve emekli oldunuz… Artık kendinize ve ailenize zaman ayırabileceğiniz bir rahatlığa kavuşmuşken dernek başkanı olma fikri nasıl doğdu? O süreci anlatır mısınız?

Latif Çilingiroğlu: Söyleşi talebinizden dolayı ben teşekkür ederim, hoş geldiniz. Belirtmeliyim ki, hayatım boyunca hiçbir göreve talip olmadığım gibi, Kas-Der genel başkanlığına da talip olmadım. Zaten dernekçilik benim bildiğim bir alan değildir. Ben devlet memurluğundan geliyorum. Kural-kaide benim geldiğim yerin olmazsa olmazıdır. Ama görüyorum ki, dernekçilik te büyük bir başıboşluk, kuralsızlık, adamsendecilik hâkim. Dediğim gibi; Kas-Der genel başkanlığına talip olmadım, aday gösterildim. Kastamonu camiasının hatırı sayılır, kanaat önderi isimleri ‘Latif ağabey sen bu derneğin genel başkanı olmalısın, Kastamonuluların sana ihtiyacı var’ teklifiyle geldiler. Önceleri kabul etmedim, bilmediğim bir alandı. Üstelik ailem de emekliliğin tadını çıkarmamı, kendimi yormamamı istiyordu. Ancak memleket sevgimin de ağır basmasıyla ısrarlara dayanamadım ve kabul ettim.

Siyasi partilerde zaman zaman “Ağabey” dönemleri olur. Bir geçiş sürecinde çoğunluk tarafından kabul gören isim etrafında toplanılır. DYP’de İsmet Sezgin, CHP’de Hikmet Çetin bu duruma örnek gösterilebilir. Verdiğimiz örnekle bağlantı kurabilir miyiz? Kas-Der’i bir geçiş sürecinde mi yönetiyorsunuz?

Evet… Bir geçiş sürecidir bu… Kastamonu derneklerini bir araya getirme, aynı çatı altında toplama süreci… Kastamonu dernekçiliğinin sürekliliği ve aktif olması için, amacına uygun hareket edilmesi için elzemdir, mutlaka gerçekleştirilmelidir.

“Birleşmeyi sağlayamazsam genel başkanlığı bırakırım”

Geçtiğimiz hafta basına verdiğiniz mülakatta, ‘Bu birleşmeyi sağlamak için buradayım, sağlayamazsam bırakırım’ dediniz. Bunda kararlı mısınız?

Evet karalıyım. Mademki bir misyonu yerine getirmek için buradayım, mademki, Latif Çilingiroğlu ismine duyulan bir saygı var, bunun gereğini yerine getirmek lazım. Bunun gereği ya başarmaktır ya da başaramadıysak bırakmak.

3 aya yakın bir zamandır Kas-Der genel başkanısınız. Dernekçilikle ilgili neler gözlemlediniz?

Dernekçiliğin, özellikle de Kastamonu dernekçiliğinin bilinçsizce yapıldığını, bazı kişilerin (görevinin bilincinde olanları tenzih ederim) Kastamonu adını kendine çıkar sağlama amaçlı kullandığını gözlemledim. Tabela ve kartvizit dernekçiliğinin had safhaya ulaştığını, asıl amaçtan uzaklaşıldığını gözlemledim.

Nasıl bir yönetim kurulu oluşturdunuz? Hangi kriterleri gözettiniz? Onlarla aynı paralelde misiniz?

Yönetim kurulu üyelerimiz yetişmiş, iş sahibi, hayata karşı kendine özgü duruşları olan arkadaşlarımız. Tek kriterimiz var; Kastamonu’yu gerçek anlamda sevmek. Yönetim kurulumuzda yer alan isimler arasında avukat, doktor, bankacı, emekli subay gibi farklı alanlardan isimler yer alıyor. Bir Elbette hepimiz aynı düşünce doğrultusunda hareket ediyoruz. Bu bir ekip işidir, ekibimle birlikte zorlukların üstesinden gelerek başarıya ulaşacağımızı düşünüyorum.

Sizin Kastamonu kültürüyle ilgili hassasiyetlerinizi biliyoruz. Sizin bakış açınızla nedir Kastamonu kültürü?

Latif Çilingiroğlu: Kültür meselesi çok önemli. Bir şey tutturmuşlar Kastamonu kültürü diye. Nedir kültür? Kültür; okumakla olmaz. Yaşamak gerekir. Bir yörenin kültürünü yaşamakla öğrenirsiniz, okumakla değil. Okumakla bir şeyler öğrenebilirsiniz tabii… Ama kültür yaşamadan asla öğrenilemez. Şimdi aklıma geliveren birkaç şeyden örnek vereyim; Kastamonu’da eskiden düven sürülürdü. Bu harman kültürüdür. Neyle sürülürdü diye sorsanız “Düven cevabını alamazsınız, bilmezler. Yazın susadınız. Suyu neyle içersiniz? Tıkır’la… Bunu Kastamonu’da yaşamayan biri nasıl bilecek ki…

Geçen gün bir sohbet esnasında bir hemşerimiz, üstelik milletvekilliği aday adaylığında bulunmuş bir hemşerimiz laf arasında dedi ki; ‘…Ben İnebolu’da doğmuşum.’ Sordum; ne demek İnebolu’da doğmuşum? Nasıl yüzeysel bir tanımlamadır bu… Bu mudur Kastamonu kültürüne sahip olmak? Ben o hemşerimizin Kastamonu kültürüyle yoğrulduğunu hiçbir şekilde düşünmüyorum.

Bizim dernek camiamızda da var böyle isimler. Sorsanız bilmem hangi Kastamonu derneğinin başkanıdır, yöneticisidir ama Kastamonu kültürü hakkında bildikleri, duyduklarından ibarettir. Kastamonu’ya sene de bir ya giderler, ya gitmezler.

“Yeni nesil, Kastamonu kültüründen çok uzak”

Büyük şehirlere göç etmiş ailelerin ikinci, üçüncü kuşak çocukları Kastamonu kültüründen uzak yetişiyorlar. Bu çocuklar Kastamonu kültürünün neresindedir?

Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde yaşayan yeni nesil, Kastamonu kültürünün maalesef hiçbir yerinde değildir. Bunu özellikle İstanbul için söylüyorum. Mesela bir Anadolu şehrinde gurbetteyse bu kültürü bir nebze de olsa alabilir ama İstanbul’da alamaz.

Zaten senede veya iki senede bir köyüne ana-babanın kendisi kültüründen uzaklaşmıştır, çocukları nasıl sebeplensin bu kültürden. Bakın ben size bir örnek vereyim; Biz Kastamonu merkezde yaşıyorduk, rahmetli babam esnaftı. Mesela İstanbul’dan dönemin Beşiktaş noteri Yavuz Ballık veya benzer başka Kastamonulu isimler gelirdi. Babama, ‘Muhsinciğim, bize köy ekmeği getirtebilir misin’ derlerdi. Hatta ben çocuk aklımla; ‘yahu adamlara bak, İstanbul’da ekmeğin her çeşidi varken gelip burada köy ekmeği arıyorlar’ diye düşünürdüm. O zamanlar şimdiki gibi pazarlarda köy ekmeği üryani eriği falan satılmazdı.

Ne zaman onlar gibi düşünmeye başladınız?

Kastamonu’dan ayrıldıktan sonra… Ben 1974 yılında Diyarbakır’a tayin olduğum zaman, ilk olarak burada Kastamonulu var mı diye aramaya başladım. Polis memuru Mehmet Göl var dediler. Bizim köyden Mehmet ağabey… Hemen gidip buldum. (işte bakın bende Kastamonu kültürü var demek ki) Rahmetli annesi hemen ‘sen özlemişsindir’ diye bana etli ekmek yaptı.

Şimdi soruya geri dönelim; İstanbul’da yetişmiş bir yeni nesil genç bu durumda ne yapar? Bence bu hassasiyetlerin hiç birini göstermez, gösteremez. Çünkü o kültürden beslenmemiştir.

Peki, kuşaklar değiştikçe kültürler bu denli yozlaşıyorsa, ebeveynler bu kültürü çocuklarına nasıl aşılayacaklar?

Burada en büyük görev gurbette ki Sivil Toplum Örgütlerine düşüyor. Ama bunu yapacak olanın önce kendisinin bu kültürü almış olması gerekir.

O zaman şöyle soralım; Kastamonu kültürünü almış bir STK başkanı olarak, Kastamonuluların İstanbul’daki en büyük derneği Kas-Der’ in genel başkanı olarak siz ne yapacaksınız, nasıl yapacaksınız?

Öncelikle, tek vücut olmalıyız. ‘Biz buyuz’ diyebilmeliyiz. Ben her hangi bir etkinlikte mikrofon başında konuşmama hep şöyle başlarım; ‘Bu kusursuz döngünün nakış gibi işlediği, benim güzel memleketim Kastamonu’nun güzel insanları.’ Çünkü Kastamonu’muz gerçekten kusursuz işlenmiş bir nakış güzelliğinde, eşi benzeri olmayan bir kültürün bağrıdır. Kültürümüze sahip çıkmalıyız.

Ben ABD’de birçok, eyalet, Avrupa’da 7–8 ülke gördüm, Türkiye’de 46 vilayet gördüm; yok böyle bir memleket. Kastamonu gibi başka bir yer olamaz yeryüzünde. Bu, Allah’ın bize bahşettiği bir nimettir. Siz Kastamonu Kalesi gibi bir kale gördünüz mü başka bir memlekette? Göremezsiniz. Bizim Kastamonu’daki evimiz kalenin tam karşısındadır. Ben o kaleyi ve orada dalgalanan ay-yıldızlı bayrağı seyretmeye doyamıyorum, tarifi imkânsız bir haz duyuyorum.

Sizde memleket duygusunun bu kadar yoğunlaşmasının sebebi nedir, kim aşıladı size memleket sevgisini?

Babam… Tek kelimeyle babam aşıladı. Babamın bir lafı vardı; “Oğlum, cennet ya Kastamonu’nun altındadır, ya da üstünde” Ben babamın oğluyum, 18 yaşına kadar onun yanında yetiştim. Bu arada yaz tatillerinde İstanbul’a gezmeye gelirdim. İstanbul’la Kastamonu arasındaki insani ilişkilerin farkını bu dönemde keşfettim. Ailelerin çocuklarına küçük yaşlarda aşılayabileceği bir duygudur bu.

Mesela çocuklarımızla Kastamonu şivesiyle, lehçesiyle konuşmak… Ben çok severim memleketimin yozlaşmamış, bozulmamış konuşma üslubunu.

Bakıyorum insanlar kendi menfaatlerinin peşinde. İnsanlar tabi ki kendi menfaatlerini düşünecek, geçimini temin etmek için para kazanacak, statü kazanmak için çaba harcayacak. Ama bu hedeflere ulaşmak için Kastamonulu olmayı kullanmamalı kimse. Kastamonu kültürünü yok etmeye yönelik davranışlarda bulunmamalı. Zaten yok edemez kimse bu kadar köklü bir kültürü, ama zarar da vermemeli.

İstanbul’da yaşayan Kastamonulular, hatta başka vilayetlerden İstanbul’a göç eden diğer vatandaşlar, burada kendi kültürlerini bir şekilde sürdürmeye çalışıyorlar. Ne derece başarılı olabiliyorlar?

Hiç başarılı olamıyorlar. Ne kendi kültürlerini yaşatabiliyorlar, ne de İstanbul’a adapte olabiliyorlar. Hayatları, nereye ait oldukları konusunda ki soruya yanıt aramakla geçiyor. Bu anlamda manevi bir boşluğun içinde yaşıyorlar. Kastamonulular olarak biz, ne kendi kültürümüzü koruyabildik, ne de İstanbullu olabildik. Maalesef Kastamonulular olarak kendimizi ifade etme, hizmet alma, hak arama gibi konularda da eksikliklerimiz var. Haseki Eğitim Ve Araştırma Hastanesi müdürlüğüm sırasında da, şimdi de her gün birçok telefon alıyorum; ‘Müdürüm MR çektirmemiz gerekiyor çektiremedik, başkanım bir hastamızın yatması gerekiyor hastaneler kabul etmiyor’ gibi. Bu Kastamonulu kardeşlerimiz İstanbullu olamamış. Olabilseydi kendi işini kendi hallederdi. Biz elbette hemşerilerimize yardımcı olabilmekten mutluluk duyarız. Ancak aslolan, bireylerin kendi ayakları üzerinde durabilmeleri, haklarını arayabilmeleri, kendilerini ifade edebilmeleridir.

DEVAMI HAFTAYA

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

İstamonu ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!