Erdoğan Ergin
  1. Haberler
  2. AZDAVAY’DA BAYRAM SABAHI

AZDAVAY’DA BAYRAM SABAHI

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sobadaki odunların kozu sönmüş, geriye cılız bir ateş kalmıştı. Kastamonu’nun sabah ayazında, karanlığın aydınlığa kavuşmasına çok az bir zaman kala kalkıp odunluğa indi. Ahşap merdivenlerden inerken gürültü yapmamaya dikkat ediyordu. Sepetin içine yazın orman işletmesinden satın aldığı odunların en irilerini koydu. Karanlığı, tavanda asılı bir lamba; örümcek ağlarının içinden ışığı yansıtabildiği kadarıyla aydınlatmaya çalışıyordu. Hemen odunluğun girişinde bulunan çıralardan bir tanesini de sepete atıp merdivenleri çıkmaya başladı.

Ev hâlâ sessizdi. Sobanın içine kül küreğini sokup içindeki külleri hemen yanı başında duran kül kovasına doldurdu. Odunları düzenli bir şekilde yerleştirdikten sonra çırayı, ocağın üzerinde duran kibritle tutuşturdu. Çıra önce karardı, sonra birden alev aldı. Çıranın kokusu odanın her yerini sarmıştı. Kısa süre sonra ateş sobayı iyice sardı; üzerine güğümü koydu. Soba tüm evi ısıtmaya başlamıştı ki evdekileri bayram sabahı için uyandırmaya başladı. Önce eşini ve kardeşlerini uyandırdı. Kendisi abdestini aldı, sonra kardeşleri aldı. En son çocuklarını uyandırdı. Başuçlarında duran bayram kıyafetlerini gören çocuklar çok heyecanlandı. Çocukların mutluluğu, sobanın sıcaklığı ile birlikte evin her yerini sarmıştı. Çocuklar da abdestlerini aldıktan sonra namaz için köy camisine gitmek üzere evden çıktılar.

Beyaz bir sis köyün üzerine yerleşmiş duruyordu. Çimenlerin üzerindeki çiğ taneleri damlalar şeklinde parlıyordu; toprak akşamdan sulanmış gibiydi. Önce kümesin kapısını açtı, sonra da evin bahçe kapısını. Arabasını çalıştırdı. Kardeşleri ve çocuklar arabaya birer birer bindiler. Sisin içine doğru arabayı sürmeye başladı. İlerledikçe köyün içindeki evler belirgin hâle geliyordu. İki katlı, çok eski ve ahşap bir evin önünde durdu. Arabadan inip kapıya kadar yürüdü. Bu sırada köyün köpekleri olanca gücüyle havlıyordu; sisin içinden belli belirsiz yüzleri ve hareketleri seçilebiliyordu.

Kapının çalınmasıyla birlikte seksenli yaşlarda ihtiyar bir adam, elindeki değneğe yaslanarak evden çıktı. Selamlaştılar. O da arabanın ön koltuğuna zar zor oturdu. Geçmiş yıllardaki bayram hikâyelerini anlatmaya başladı: “Hey eski günler hey! Biz çocukken cami yanına bayram pazarı kurulurdu.

Namazdan sonra oradan alışveriş yapardık. Bayram harçlıklarımızı babalarımız, annelerimiz mendil içinde verirdi.” dedikten sonra cebinden bir mendil çıkardı. “Bu mendili ilkokul üçüncü sınıfa giderken annem vermişti. Hâlâ taşırım. O zaman ilkokul üç seneydi. Eski değirmeni bilir misiniz? İşte onun yanındaydı okulumuz. Çankırılı bir öğretmenimiz vardı.” diye devam etti. Yol boyunca sis aralanırken ihtiyar adam da geçmişin sislerini arabadakilerin zihninden temizlemeye çalışıyordu.

Tek minareli ahşap bir caminin önünde araba durdu. Yaşlı amca ve arabadakiler teker teker indiler. O ise arabayı az ötedeki çayıra bakan yolun kenarına bıraktı. İner inmez arkasından bir traktör yaklaştı. Traktörün sürücüsü ile selamlaşıp camiye doğru yürümeye başladılar.

Camide hemen sobanın yanı başına diz kırıp oturdular. Muhtar, elinde uzun odunlarla caminin gıcırdayan kapısından içeri girip sobanın odunlarını yeniledi. Henüz sobanın sıcaklığı caminin her yerine yayılmamıştı; gelenler gocuklarına sıkı sıkı sarılıyordu. Ayaklarında yün çoraplar olmasa yerin tüm soğuğunu hissedebilirlerdi. İmam ise zekâtın faydalarından bahsediyordu: “Veren el her zaman alan elden üstündür.” dedi. Adam, yanı başında duran çocukların kulağına eğilip; “Hep yetimi, öksüzü gözetin çocuklar. Kazandıklarınızda onların da hakkı var.” diye fısıldadı.

Bayram namazı kılındıktan sonra herkes cami bahçesine çıkmaya başladı. Herkes sanki bir sıra bekliyormuşçasına birbirine yol veriyordu. Köyün en yaşlıları, muhtar ve imam ile bayramlaştıktan sonra herkes sırayla birbiriyle bayramlaştı. Bayramlaşma kuyruğu dağılan sisin içinde uzadıkça uzadı. Bir bayram sabahı daha köyün tüm halkı birbiriyle konuşmuş ve kucaklaşmıştı. Çocuklarını büyükleri ile tanıştıran babaların gözlerinde, çocuklarının gözlerindeki ışıltıya benzer bir ışıltı yayılıyordu. Muhtarın “Haydi köy konağına! Bayram sabahı çorbamızı da içelim.” sesiyle kalabalık, köy konağına doğru yavaşça ilerleyerek gözden kayboldu. Camiye birer damla olarak gelenler, şimdi bir ırmak gibi konağa doğru akıyordu.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

İstamonu ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!