Rahmetli Bülent Ecevit’in yıllar önce sorduğu bir soru hâlâ güncelliğini koruyor: “Elindeki kalemi kötüye kullanan bir gazeteci ile dağdaki teröristin ne farkı var?”
Bu soru, sadece bir dönemin basın eleştirisi değil; aynı zamanda toplumun ahlaki ve psikolojik sınırlarını zorlayan bir medya düzenine karşı yapılmış güçlü bir uyarıdır. Çünkü eşkıyalık, yalnızca dağda, silahta, çatışmada aranmaz. Bazen bir cümlede, bazen bir başlıkta, bazen de reyting uğruna kurulan bir senaryoda karşımıza çıkar.
Bugün Türkiye’de toplumsal hayatın neredeyse her alanı, sürekli bir şiddet, cinayet, taciz ve infial dili ile kuşatılmış durumda. Sosyal medyadan ana haberlere, gazetelerin sayfalarından dizilere kadar geniş bir yelpazede aynı içerikler tekrar tekrar önümüze getiriliyor. Bu durum artık sadece “haber verme” ya da “toplumsal farkındalık” sınırında değil; aksine toplumu duyarsızlaştıran, normalleştiren ve yoran bir hale gelmiş durumda.
Bu noktada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Toplumu her gün şiddete maruz bırakan, insan psikolojisini istismar eden, kamu vicdanını kirleten bu düzenin sorumlularını nasıl nitelendireceğiz?
Sınırlar çoktan aşıldı. Bugün yaşadığımız şey yalnızca “medyada yozlaşma” değildir. Bu, daha derin bir sorundur: kültürel kirlilik, ahlaki erozyon ve toplumsal travma. Üstelik bu travma, her geçen gün daha da derinleşiyor.
Özellikle kadınların bulunduğu ortamlarda, ekranlarda veya sosyal medyada üretilen gayri ahlaki söylemler, uygunsuz imalar, küçültücü ifadeler ve seviyesiz dil; toplumun bir kesimini hedef alırken diğer kesimini de buna alıştırıyor. Her gün “biri bin para” denecek gereksiz sözlerin, üst perdeden kurulan cümlelerin, insan onurunu zedeleyen üslupların sıradanlaştırıldığı bir iklimde yaşıyoruz.
Bir diğer sorun da sözde “adalet dağıtan” programlar. Ne yargıç, ne hâkim olan; fakat ekran üzerinden hüküm kurmaya çalışan bu formatlar artık bir çözüm üretmiyor. Aksine toplumsal öfkeyi köpürten, linç kültürünü besleyen, hukuka güveni aşındıran bir tablo ortaya çıkarıyor. Toplumda adalet duygusunu güçlendirmek yerine, onu reyting malzemesine dönüştürüyor.
Bu kadar kirlilik içinde, bataklığa saplanır hale geldik. Ve bu bataklık, sadece ekranların meselesi değil; doğrudan toplumun geleceğini ilgilendiren bir mesele.
Bu nedenle artık bir “temizlik” şarttır.
Sosyal medyadan, dizilerden ve ana haber bültenlerinden başlayarak; şiddeti, tacizi, cinayeti ve insan onurunu istismar eden içeriklere karşı ciddi bir etik denetim, güçlü bir toplumsal bilinç ve kararlı bir kamu politikası gereklidir.
Çünkü bugün yaşadığımız şey basit bir medya sorunu değildir.
Bu, bir toplumun ruh sağlığıyla ilgilidir.
Ve unutulmamalıdır: Eşkıyalık sadece dağda olmaz.
Bazen kalemle, bazen ekranla, bazen de “normalmiş gibi” sunulan bir düzenle yapılır.

