Geçen akşam Batı Karadeniz ve Kastamonu Platformu’nun düzenlediği iftar yemeğinde bir araya geldik. Aynı coğrafyanın insanları olarak aynı sofrada buluşmanın sıcaklığı, ister istemez zihnimde daha derin bir soruyu da beraberinde getirdi: Batı Karadeniz’i bugün ortak bir ideal etrafında bir araya getiren güçlü bir hikâyemiz var mı?
Tarihimize baktığımızda, kuşkusuz gurur duyacağımız sayfalar az değildir. 18. yüzyılda Uzun Mehmet’in Zonguldak’ta kömürü bulması, yalnızca bir maden keşfi değil; Anadolu’nun sanayi yolculuğunda önemli bir dönüm noktasıdır. Cumhuriyet öncesinde Çanakkale Harbi’nde, ardından Kurtuluş Savaşı’nda bu coğrafyanın insanları omuz omuza vererek büyük bir direnişin parçası olmuş, ortak bir kaderin hikâyesini birlikte yazmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, 1938’de kurulan Karabük Demir Çelik Fabrikası ise yalnızca bir sanayi yatırımı değil; yeni bir Türkiye’nin üretim iradesinin simgesi olmuştur.
Ne var ki bütün bu tarihsel eşiklerin ardından, Batı Karadeniz’i bugün yeniden heyecanlandıracak, aynı hedefte buluşturacak güçlü ve ortak bir hamlenin varlığından söz etmek ne yazık ki kolay değildir. Bir bölgeyi canlı tutan yalnızca geçmişin hatıraları değil, geleceğe dair ortak tasavvurlardır. Bugün ise o tasavvurun eksikliğini hissediyoruz.
Batı Karadeniz’in ortak kaderi ne yazık ki uzun zamandır başka bir kelimeyle özetleniyor: göç. Sürekli artan göç dalgaları, boşalan köyler, yaşlanan nüfus, azalan üretim ve giderek daralan ekonomik imkânlar… Bu tablo yalnızca demografik bir değişimi değil, aynı zamanda bölgesel bir kırılmayı da işaret ediyor. İnsanını kaybeden bir coğrafya, zamanla hafızasını ve dinamizmini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
İşte tam da bu nedenle bu tür buluşmaların kıymetini yeniden düşünmemiz gerekiyor. Aynı sofrada oturmak, aynı meseleleri konuşmak, ortak bir gelecek fikrini tartışmak artık bir nezaket faaliyeti değil; bölgesel bir zorunluluktur.
Ancak bu toplantıların gerçek anlamına kavuşabilmesi için bir başka hususun da altını çizmek gerekir. Bu tür buluşmalarda söz alan konuşmacıların, yalnızca dilek ve temennilerden ibaret, içi boş cümlelerle kürsüyü doldurmaları açık söylemek gerekirse abesle iştigaldir. Zira memleket meselelerinin konuşulduğu ortamlarda, retorikten ziyade akla, temenniden ziyade somut fikirlere ihtiyaç vardır. Eğer gerçekten bir araya gelmenin anlamını büyütmek istiyorsak, sözün de sorumluluğunu büyütmek zorundayız.
Yıllardır söylüyorum, bugün de aynı kanaatteyim: Eğer aradığımız değişimi yalnızca siyasette ve bürokraside aramaya devam edersek, kendi payımıza düşen sorumluluğu görmezden gelmiş oluruz. Oysa gerçek dönüşüm çoğu zaman daha aşağıdan, daha sivil alanlardan başlar. Ticaret odalarında, sanayi kuruluşlarında, meslek birliklerinde ve sivil toplum örgütlerinde ortak aklı harekete geçiremediğimiz sürece, kader diye kabullendiğimiz bu tabloyu değiştirmek kolay olmayacaktır.
Batı Karadeniz’in yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Bu hikâye yalnızca geçmişin başarılarını hatırlayan değil, geleceğin üretim, teknoloji, eğitim ve girişimcilik ufkunu birlikte kuran bir hikâye olmalıdır. Bir bölgeyi ayağa kaldıran şey çoğu zaman büyük kaynaklar değil, ortak bir iradenin doğurduğu heyecandır.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmiştir:
Batı Karadeniz’in bir sonraki ortak hikâyesini kim yazacak?
Cevap aslında uzak değil. Aynı sofrada oturan, aynı memleket kaygısını taşıyan bizlerin içinde saklı.

